Yeşim Ateşçi – Kendini Sevme Sanatı

Yeşim Ateşçi – Kendini Sevme Sanatı

Kendini Sevme Sanatı

Didem Elif – Sevgili Yeşim, sen hayatın bu sene bana getirdiği doğum günü hediyemsin. Her şeyin tepetaklak olduğu, yalnızlığı zirvede hissettiğim, ama bir o kadar da kendime ve özellikle duygularıma sahip çıkmaya karar verdiğim, tam da saatin 00.00’ı gösterdiği doğum günüme adım attığım o anda; kulağıma hayat “Yalnız Değilsin” diye fısıldadı sanki senin varlığınla. O yüzden bendeki yerin o kadar kıymetli ki. Söyleşimize başlamadan önce bunu belirtmek istedim. Profesyonel Yaşam Koçluğu yapıyorsun. Ama senin esas olarak kendi tasarladığın ve uyguladığın bir programın var. Adı da Kendini Sevme Sanatı. Bizi de zaten tesadüfen Instagram‘da kendini sevme hashtagleri buluşturdu diyebiliriz. Gerçi ikimiz de tesadüflerin tesadüfen gerçekleştiğine inanmıyoruz ya neyse.  Aslına bakarsan kendini sevme işinin bir sanat olduğunu düşünüyordum zaten seninle tanışmadan önce, ama sen yaptığın işi tanımladığında bende çok daha anlamlı bir yer etti. O yüzden neden insanlara verdiğin destek deneyimini kendini sevme sanatı olarak yorumladığını bizimle paylaşır mısın?

Her Birimiz Eşsiz ve Biriciğiz

Yeşim Ateşçi – Sevgili Elif, öncelikle senin kalbine böyle dokunmuş olmak ve hayatın her ikimize getirdikleri, bir yandan beni şaşırtmasa da benim de kalbime dokunuyor.  Bu fırsatı bana verdiğin için teşekkür ederim. Bu hayatta, her bir karşılaşmamızın bir nedeni olduğuna inanıyorum, iyi ya da kötü olarak algıladığımız her bir karşılaşma, dokunduğumuz her bir ruh, bizim ruhumuzu genişletmek için bizimle buluşuyor. Sana fısıldarken, Instagramda başlattığım #100gündekendimisevmek meydan okumasına katılımınla bana da fısıldadı aynı cümleyi; “yalnız değilsin”. Çünkü kendini sevme sanatını tam olarak da bunun için tasarladım. Çocukluğumdan beri yaşadığım pek çok şeyi benim gibi milyonlarca çok hassas genç kız ve kadın yaşıyor bu dünyada. Kendimi severek pek çok hastalığımı iyileştirip artık kaygılarla kendimi hasta ve mutsuz etmemeye başladığım anda ve hassas yapımı bir eksiklik yerine güç olarak kullanmaya başladığım anda, bunu paylaşmam gerektiğine çok güçlü bir şekilde inandım. Çünkü bu bir devrim, ben buna “öz sevgi devrimi” diyorum. İnsanın kendi içinden, ta en derinlerinden, kaynağından başlıyor ve her gün yayılarak artıyor, hatta bir süre sonra çevrene de yayılıyor. O yüzden bu öz sevgi devrimini herkes kendi içinde yaşasın ve kendi yolunu keşfetmesi için 10 adımdan oluşan bir program tasarladım. İsmini de Kendini Sevme Sanatı koydum, çünkü her birimizi eşsiz ve biriciğiz, ben sana kendini nasıl seveceğini anlatamam, her bir adımda senin seçeceğin yöntem sana ait olmalı ki bu sanatı sen kendi yaratıcı kimliğin ile yarat. Çünkü hepimiz bu dünyaya yaratmak için geldik. Özellikle şunu da belirtmek isterim ki yaptığım şey “koçluk” değil, kendini sevme sanatı programı haricinde koçluk da yapıyorum ama bu adından da anlaşıldığı üzere, kendi tasarladığım bir program. Tabi ki program dahilinde de koçluk yapıyorum ama öğrettiğim belirli pratikleri ve adımları olduğu için buna koçluk diyemeyiz.

Didem Elif – Herkesin yolu, yöntemi farklı yani. Dediğim gibi bu bende çok anlamlı bir yer buldu. Çünkü herkesin hayattan etkileşimi çok farklı. Kimi dans ederek kendini hafifletiyor, kimi kitap okuyarak. Buradaki cümlede öznelerden biri seni, biri de beni tanımlıyor mesela. Dans etmeyi sevmediğimi söylemiyorum ama dans etmek benim için bir sürü bileşenin bir araya gelmesiyle vuku bulacak bir şey. O da her zaman değil. Sende ise bambaşka bir yeri var. En azından benim algımda dans etmenin sana çok iyi geldiğine dair bir tanım oluştu. Yanılıyor muyum?

Dans Etmeye Bayılıyorum

Yeşim Ateşçi – Çok haklısın. Dans etmeye bayılıyorum. Küçüklüğümden beri her fırsatta dans ederim. Hiç unutmadığım bir anım var. Babam küçükken bizi hafta sonları restorana götürürdü. Orada da mutlaka bir dansöz çıkardı, normalde çekingen olan ben, hiç kimse bakıyor mu ya da ne diyecek diye çekinmeden en önde alırdım yerimi, dansözün tüm hareketlerini inceler ben de aynı figürleri yapmaya çalışırdım, yapardım da. Durum hiç değişmedi, yine ne zaman sevdiğim bir müzik duysam sahnenin en önünde alırım yerimi ve müziğin ritmiyle bedenimi özgürce hareket ettiririm, çok iyileştirici bir yanı da olduğuna inanıyorum dansın benim için. Dişiliğimi ve özgürlüğümü yaşamama yardımcı ve hayat karşısında sürekli esneyip dengede kalabildiğimi hatırlatıyor bana. Dans ederek sevincimi paylaşırken bazen de öfkemin bedenimden akıp gitmesine izin veriyorum. O yüzden dans hayatımda hep vardır. Ama senin için olmaması çok normal çünkü her ne kadar hayattan benzer tecrübelerden de geçsek, herkesin kendini rahatlatma yöntemi farklıdır, olmalıdır da zaten.

Didem Elif – Dolayısıyla sen destek verdiğin kişilere kendi yöntemlerini tavsiye etmek yerine o kişinin kendi dinamiğini bularak yardımcı oluyorsun. Öyle değil mi?

Yeşim Ateşçi –  Kesinlikle. Çünkü ben mutlak doğru diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Fizikte bile yıllar içinde ne kadar çok şey değişiyor, Einstein’dan öncesi ve sonrası ne kadar değişik, fiziğin evrimi söz konusu iken, ben kimseye “Bak tatlım, bu çok güzel bir yöntem, şunu yap hayatın değişecek,” diyemem. Çünkü kime göre, neye göre? Programın belirli adımları var ama her bir adımda herkesin kendi yöntemini bulması için onlara doğru soruları sorarak yardımcı oluyorum. Kendi bildiğim ve eğitimini aldığım pratikleri sıralıyorum, dileyen onlardan birini öğreniyor dileyen de tamamen kendi pratiğini yaratıyor.

Bazı Kelebekler Bir Kaç Kez Kavuk Yapar

Didem Elif – Bu arada sen kendi hayatında çok yakın bir zamanda ilginç ve köklü bir değişiklik yaptın. İstanbul’daki evini, eşyalarını olduğu gibi bırakıp; iki üç bavulla ve oğlunla Avustralya’ya yerleştin. Neden Avustralya ve neden bu kadar büyük bir değişim?

Yeşim Ateşçi – Ben zaten doğumdan Avustralyalıyım, hayatımın yarıya yakın zamanı burada geçti diyebilirim. Pek çok karakteristik özelliğim de buradan, geniş bakış açım ve rahat olmam ama bir yandan da çılgın bir Türküm, yetişkin hayatımın çoğu da İstanbul da geçti. İstanbul benim kavuğum ve sığınağımdır, tanımlanamaz bir duygu dolar içime her düşündüğünde. Tabi en de konforlu alanımdı, ablamlar uzun yıllardır Avustralya da yaşasa da ben baya direndim bu fikre. Ama tabi yıllar içinde değişiyoruz, hayat her zaman bir döngü ve bazen kavuktan çıkıp uçmak gerek, ta ki yenisini yapana kadar. Bazı kelebekler birkaç kez kavuk yapar… Biz de hayat boyu pek çok hayat yaşarız. Bu kış çok sordum kendime, “Hiçbir şeyin yoksan sen kimsin?” diye… Eşyalar evden tek tek giderken de aklıma bu soruyu sorduğum geldi, hah dedim işte sorunun cevabı sana geliyor. Evet üç bavul topladım ve konfor alanımdan hiç çıkmadığım kadar çıktım bu sefer. Geride her şeyi, canım kadar sevdiğim kedimi bile arkada (tabi emin ellere) bırakarak. Daha önce taşındığımda tüm eşyalarımı getirmiştim, ve sonra hepsini geri götürmüştüm. Bunun nedeni sanırım hiçbir şeyi ya da kimseyi bırakamamıştım. Bu yolculuğumun nedeni, öz sevgi yolculuğumun devam ediyor olması ve kendime değere ve kendimi gerçekleştirmeme giden yol olduğunu düşünmem.

Didem Elif – Avustralya’ya gittin ama Internet aracılığıyla Türkiye’de destek verdiğin insanlarla çalışmaya da devam ediyorsun. Peki Avustralya’da da yaşamına dokunmayı hedeflediğin bir kitle var mı?

Yeşim Ateşçi – Evet Türkiye ve dünyanın farlı yerleriyle Internet üzerinden eğitimlerim sürüyor. Avustralya’da yaşamına dokunmayı düşündüğüm kitle, burada yaşayan Türkler öncelikle. Özellikle kendini Araf’ta, iki ülke arasında kalmış hisseden Türkler. Yol yine öz sevgiden geçecek, çünkü aidiyeti önce kendimize koymadan kendimizi hayata ait hissedemeyiz.

Aborjin Meditasyonu

Didem Elif – İsmini ilk defa senin aracılığınla duyduğum bir şey var ki, o da Aborjin Meditasyonu. Aynı zamanda Aborjin Meditasyonu yapıyor ve yaptırıyorsun. İstisnalar kaideyi bozmaz ama daha insan organizması olarak meditasyon kafasına tam gelemedik, Aborjin meditasyonu nasıl bir şey?

Yeşim Ateşçi – Aborjin meditasyonu aslında doğa aracılığı ile kendimizle bağ kurmak. Hepimizin içinde keşfedilmeyi bekleyen derin bir kaynak var. Yerli Avustralyalılar bunu çok uzun zamandır biliyorlar. Meditasyon süresince doğayı tüm duyularımızı kullanarak fark ediyoruz, dinliyoruz, hissediyoruz, izliyoruz ve kokluyoruz. Bu meditasyonun adı aslında “Dadirri”. Dadirri, derin dinleme ve sessiz, dingin farkındalık anlamına geliyor. Aborjinlerin 40 bin yıldır sürdürdüğü bir gelenek. Son birkaç yıldır Miriam Rose tarafından yeniden hem kendi yerli halkına hem de Avustralya haklına pek çok sosyal proje ile yeniden hatırlatılıyor ve tanıtılıyor. Doğa ile bağ kurabildiğimiz zaman kendi iç kaynağımız ile de bağ kurabiliyoruz ve sonra da bunu yaratıcılığa aktarıyoruz. Çok basit gibi görünen etkili bir meditasyon tekniği.

Didem Elif – Kulağa hoş geliyor. Ama yine aynı noktayı vurgulamak istiyorum. Çalıştığın kişiye “bak çok iyi geliyor,” diyerek illa aborjin meditasyonu yaptırmaya çalışmıyorsun öyle değil mi? İnanç olarak meditasyona hiç hazır olmayan insanlar da var çünkü.

Dinle

Yeşim Ateşçi – Yok, böyle bir şey demem mümkün değil. Çünkü hepimiz farklıyız. Pratik olarak meditasyon yapma adımının benim eğitimimde adı “dinle”. Bu adımda istediğin şekilde dinleyebiliyorsun.  Çok çeşitli danışanlarım oldu. Ben ırk, din, dil, cinsiyet ve cinsel tercih ayrımı yapmam. Herkes o yüzden deistse de, ateistse de, Müslüman ya da Hıristiyan dindarsa da ya da belki bu konuları hiç paylaşmak istemeyebilir… Benim için hiç önemi yok. “Dinleme” adımını istediği şekilde yapabilir. Ambiyent ya da klasik bir müzik dinlerken de iç sesini dinler, namazdan sonra da ya da kutsal kitabını okuduktan sonra da dinler, denizi izleyerek de dinler. Her birini deneyimleyen ve harika sonuçlar alan danışanlarım var. İsterse de meditasyon öğrenmek ister. Önemli olan iç sesini dinlemesi. Hatta o sese bile istediğini diyebilir. Allahı da duyabilir. İsa’yı da duyabilir. Evreni de. İçindeki küçük çocuğu da. Dolayısıyla bu adımda ben kişinin sadece içinden yükselen heyecanını duymasını istiyorum. Onu yaratıma götürecek olan heyecanını duymasını. İster bunu meditasyonla yapsın, isterse de kısa bir yürüyüşle. Yeter ki içinden yükselen sesini, kendi müziğini duysun.

Didem Elif – Ne kadar güzel anlatıyorsun. Pek çok insan yaşam koçu mesleğini küçümsüyor hatta dalga geçenler bile oluyor. Bunu yargılamıyorum aslında. Çünkü abartılı bir hal aldı bu mesele. Ben üniversitede İktisat okurken herkes İşletmeci olmak istiyordu. Acayip popüler bir bölüm haline gelmişti. Şimdi de Yaşam Koçu aynı durumda. İnsanlarda itibarsızlık uyandırıyor tabi bu durum. Ama ben olaya biraz daha farklı bakıyorum. Dilerse herkes bu işi yapsın beni hiç rahatsız etmiyor. Sonuçta herkes sabah dilediği saatte kimseye ihtiyaç duymadan uyanabilir ama pek çok insan erken kalması gerektiğinde nasıl saat kuruyorsa ya da kendi başına kilo verebilecekken nasıl diyetisyen aracılıyla kilo vermeye ihtiyaç duyuyorsa; kendi hayatına yön vermek için de pekala bir yaşam koçuyla çalışabilir diye düşünüyorum.  Bir yaşam koçu da “Ben oldum” demiyor zaten anladığım kadarıyla. O da kendini sürekli eğitimler ya da benzer şekilde destekler alarak geliştiriyor. Bu anlamda sen kendi kişisel gelişiminle ilgili yaptıklarından ya da planladıklarından biraz bahseder misin?

Öz Sezgi Devrimini Yaymak İstiyorum

Yeşim Ateşçi – Yine aynı şeyi diyeceğim, herkes farklı. Ben koçum ama koçluk yaptığım iş de bir araç. Benim amacım öz sevgiyi yaygınlaştırmak. Tabi ki koçluk eğitimi aldım. Üzerine pek çok yabancı eğitmenden eğitim de aldım. Workshoplara ve toplantılara da katıldım. Türkiye de Vahşi Kadın Akademisinin neredeyse tüm eğitimlerine ve inzivalarına katıldım. Şu anda da Avustralya da yeni bir sertifikasyon eğitimi alıyorum. Bunun peşinden de psikoloji ya da danışmanlık okumayı düşünüyorum. Bana göre mesleğimiz ne olursa olsun, eğitimin ve yeni şeyler öğrenmenin sonu yok. Ömrüm boyunca da bu böyle gidecek. Çok fazla koç var evet. Dünyada şu an bilgi teknolojisinden sonra ikinci hızlı büyüyen sektör. Ben bu işe ne popüler olduğu için, ne de para kazanmak için girdim. Aklımda olan tek bir şey vardı. Öz sevgi devrimini yaymak!

Didem Elif – Öfke üzerine de birkaç şey söyleyelim istiyorum. Çünkü toplum olarak tahammül eşiğimiz bir hayli düştü diye düşünüyorum. Ben şahsen özellikle kızımla daha güzel bir iletişim kurabilmek umuduyla iki gün önce, ismini senden duyduğum Marshall Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim adlı kitabını okumaya başladım. Öfke çoğu zaman baş edilmesi oldukça zor bir duygu. Hatta bazen insanlarda şiddete varacak boyutlara ulaşabiliyor. Biz genelde onu bastırılması gereken bir duygu gibi algılıyoruz. Nasıl bir yeri ağrıyan insan ağrıyı geçirmek için ağrı kesici ilaç alıyorsa, öfkeyi de geçirmeye çalışacak yöntemler bulmaya çalışıyoruz. Ama aslında ağrıyan yerimizin neden ağrıdığını bulmak ne kadar önemliyse, neden öfkeli bir duygu durumuna girdiğimizi de bulmak ve anlamak bir o kadar önemli. Bu konuda ne söylemek istersin?

Şiddetsiz İletişim

Yeşim Ateşçi – Öfke önemli bir konu. Bize pek çok şey anlatıyor. Bu konuyla ve Şiddetsiz İletişimle Didem Çivici’nin Vahşi Kadın Akademisi’nde tanıştım. Eğitimlerinde korku, öfke ve utancın aslında ne kadar önemli olduğunu öğrendim. 0-8 yaş arası yaşadığımız travmalar bize ihtiyaçlarımızı bu duygularla dile getirmeye çalışıyor.  Bu duygular sayesinde fark ettiğimiz ihtiyaçlarımızı karşıladıkça erginleşiyoruz. Benim hayatıma pek çok şey kattığı için minnettarım. Tabi bir yandan da çok hassas bir konu olduğunu düşünüyorum. Eğer ciddi anlamda öfke sorunu yaşıyorsa kişi kesinlikle bir psikolog ya da psikiyatr desteği almalı. Çünkü travmalara dokunmak, herkes için her zaman kolay olmayabiliyor. Karanlığa girdikten sonra nasıl çıkamayacağını bilemeyebilir de kişi. Öfkemizi fark etmek, nerelerde tetiklendiğimizi görmek ve ihtiyaçlarımızı bulmak, bu ihtiyaçlardan da stratejiler üretmek çok önemli ve kıymetli. Fakat yine hatırlatmakta fayda var ki, travmalar herkese göre değişkendir. Bazen öyle bir yere dokunursun ki, nasıl çıkacağını bilemezsin. O yüzden bu çalışmaları yaparken farkında olmak ve gerektiğinde yardım istemekten ve profesyonel destek almaktan kendimizi geri tutmamalıyız.

Didem Elif – Biz aslında seninle söyleşi yapmaya karar verdiğimizde sen İstanbul’daydın. Beş altı ay oldu sanırım. Fakat ikimiz de üzerine çok gitmedik ve akışına bıraktık. Söyleşiler konusunda tamamen sezgilerime göre yol aldığımı en iyi sen biliyorsun. Bu hafta insanın kendi değeri hakkında yazmaya karar vermiştim. Hatta geçen Pazar günü ‘Kaş ve Ben’ köşemden de bu haftaki yazımın başlığının ‘Sen Değerlisin’ olacağını duyurdum. Ve özellikle konuya uygunluğu açısından bu hafta seninle söyleşi yapmamın güzel olacağını düşündüm kendi kendime. Sana sorduğumda sen bana oldukça coşkulu bir şekilde aynen şu cevabı verdin; “Şimdi Değilse Ne Zaman?” Bu cümleyi aslında her an kendimize söylememiz gerektiğini düşündüğümden çok anlamlı buluyorum. O yüzden de söyleşimizi bitirirken okuyucularımıza bu ifadenin ne anlama geldiğini anlatır mısın? Belki gönüllerinde olan bir şey ile ilgili bugün yani şimdi bir adım atmalarında motivasyon kaynağı oluruz. Kim bilir?

Şimdi Değilse Ne Zaman?

Yeşim Ateşçi – Sevgili Elif, bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Her bir soruyu cevaplarken bir çocuk gibi coşkulu ve heyecanlıydım. Çünkü görülme ve duyulma ihtiyacımı karşılamama çok katkı sağlıyor ve içimdeki küçük kızın ve tabi ki benim heyecandan gözlerim parlıyor. “Şimdi değilse ne zaman?” dedim çünkü hep doğru ya da mükemmel zamanı bekliyoruz hayatta istediklerimizi gerçekleştirmek için. Yeterince paramız olsun, yeterince zayıf olalım, yeterince sağlıklı olalım, emekli olalım, evlenelim, çocuğumuz olsun. Ama zaman her an akıp gidiyor ve en kıymetli an şu an. Şu an bir adım atmıyorsak hep öteliyoruz demektir. Evet tabi bazen öteliyoruz elimizden daha iyisi gelmiyor. Ben de öteliyorum. Bazen de öyle olması gerekiyor. Hiçbir şey için asla geç de değil. Ama hiçbir şey için de asla tam olarak hazır olmayacağımızı da biliyorum. Aradıktan sonra her şeyde kusur bulabiliriz ama görmek istersek her şeyin içinde de mucizeler görmeyi seçebiliriz. O zaman şu an bunu okuyan okuyucuya sesleneyim:

“Tatlım ne yapmak istiyorsan bugün onun için nasıl bir adım atabilirsin düşünmeni isterim. En küçüğünden bir adım bile olması yeterli. Unutma! Kimse emeklemeden ne yürüdü, ne de koştu. Her yolculuk önce bir adımla ve bir hayalle başlar. Şimdi değilse ne zaman atacaksın o adımı?”

Didem Elif – Ben teşekkür ederim. Seni Likya Sohbetleri‘nde ağırlamak büyük bir keyifti.

Not: Bu söyleşi 8 Kasım 2018 tarihinde Sen ve Ben Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir