Beril Erem – Yazmak Kendimi Gerçekleştirmenin Yollarından Biriydi

Didem Elif – Berilcim aslında aylardır yapmak istediğim bu söyleşi ancak bugüne kısmet oldu. Ruhdanlık adlı öykü kitabını tekrar buradan da kutlamış olayım.  Biraz uzun bir giriş olacak ama Ruhdanlık‘ın seni olduğu kadar beni de nasıl heyecanlandırdığından bahsetmem lazım. Yoksa çatlarım. 😊Aslında biz seninle ortaokulda aynı okulda okuduk ama tanışmamıştık. Birbirimizi hiç hatırlamıyoruz. Eşin de yine okuldan arkadaşımdı. Hatta yıllar önce bana senin de öykü yazdığından bahsetmişti o yüzden seni ismen biliyordum. Sonra yine liseden arkadaşımız Didem Çelebi Özkan vesilesiyle bundan üç buçuk sene önce Sen ve Ben‘de yazmaya başlamıştım. Senin zaten aynı dergide öykülerin yayınlanıyordu. İlk orada seni okudum. Tabi burada mutlaka değinmek lazım. Sen ve Ben‘de yazmak herhangi bir dergide yazı yazmak gibi değildir. Didem‘in yaklaşımı sayesinde orası bir aile gibidir. Sen ve Ben‘de yazmaya başladığın zaman bir ailenin mensubu olursun. Biz de seninle o ailenin parçası, aynı yolun yolcusu olarak farklı bir şekilde kaynaştık. Paylaşımlarımızla zaman içerisinde benim arkadaşım oldun; hatta dertlerimi, kaygılarımı, hayallerimi paylaştığım, İstanbul’a geldiğimde en çok vakit geçirdiğim dostum oldun. Bizi bu kadar yakınlaştıran, edebiyata olan aşkımız diye düşünüyorum. Bir kere şahsi anlamda seni tanımadan önce daha öykülerini okurken yazmaya olan tutkunu hissetmiştim. Seninle yüz yüze görüşmeye başlamadan önce, artık Beril Erem‘in bir kitabı olması gerektiğine inanıyordum. Bu sebeple Ruhdanlık bir kitap olarak vücut bulduğunda kendi kitabım çıkmışcasına sevinmiştim. O yüzden sohbetimize yazma duygusuyla başlamak istiyorum. Çok klasik bir soru olacak ama senin için anlamını bildiğim için de sormak istiyorum, yazmak Beril Erem için nedir? Onunla kurduğun bağı bize anlatır mısın?

Beril Erem – Evet, sesin hala kulaklarımda.😊 Aslına bakarsan kitap benim için bir hedef ya da yazınla ilgili belirlediğim bir son değildi. Ben sadece yazmaktan keyif alıyordum. Ne var ki; bir işte profesyonellik, görünür bir iş çıkartmaktan ve bunu bir kazanca dönüştürebilmekten geçiyor. Ve bir kere bunun büyüsüne de kapıldı mı insan, o görünür olma arzusu büyüyor ve sonunda da bir kitap çıkıyor ortaya.

Yazmakla kurduğum bağa gelince; bu benim için kendimi gerçekleştirmenin yollarından biriydi. Bir kadın olarak kim olduğumu sorgulamaya başladığım zamanlarda da bireyselliğimi en iyi ifade ettiğim yöntem yazmaktı. Hani Yunus Emre’nin çok bilinen bir sözü vardır: “Bir ben var benden içeri.” İşte, gönderemediğim mektuplar, bulamadığım sözcükler, yarım kalan şiirler, bir türlü başlangıç cümlesi bulamadığım öyküler, tuttuğum günlükler ve tüm bunların toplamında büyüyen hayaller, arzular o beni şimdiki “ben” yaptı. Bir de tabi daha gerilere gidecek olursam; yazmanın başlangıcı diyebileceğim çizim ve resim de bu anlamda bir mihenk taşıdır benim yazın hayatımda.

Lades ve Sızı Öykülerini Yazarken Ağlamıştım

Didem Elif – Normalde hafızam çok güçlü olmamasına rağmen bazı kitapları okuduktan yıllar sonra bile karakter isimleri aklımda kalır. Mesela Pınar Kür‘ün Bitmeyen Aşk kitabındaki Nilgün, Orhan Pamuk‘un Masumiyet Müzesi‘ndeki Füsun gibi… Senin de iki öykünün ismi, dergide okuduğum andan beri aklımda kaldı. Biri Lades, biri de Sızı. Ben her ikisini de okurken ağlamıştım. Kitabını okumamış olanlara sırf bu öyküler için bile kitabını almalarını öneriyorum. Yayınlandığında da dergide okunma rekorları kırmıştı zaten. Fakat bu düşüncemi sana ne zaman ifade etsem; sanki daha iyi öyküler varken, Lades ve Sızı‘nın öne geçmesi seni pek de mutlu etmiyor gibi bir hisse kapılıyorum. Acaba yanılıyor muyum yoksa haklılık payım var mı? Bazı öykülerinin diğerlerinin yanında aşırı popüler olması sana nasıl hissettiriyor?

Beril Erem – Hayır, hiç öyle bir hissiyatım yok. İnanır mısın ben bile Lades ve Sızı öykülerini yazarken ağlamıştım. Çünkü, okuyucular gibi benim de bu iki öyküde hem zihinsel hem de duygusal hafızam canlanmıştı.  Evet, hikayelerimiz aynı olmayabilir ama duygularımız aynı. Dolayısı ile diyebilirim ki; bazı öyküleri diğerlerinden ayıran işte bu duygu gerçekliği. Bunlar ortak hafızaya atılan fiskeler gibi her bir paragrafta bizi bize hatırlatıyor. Her yazar, yazdıklarının daha fazla insan tarafından okunmasını ister. Fakat bunu dilerken bir yığın geçmez hiçbir yazarın aklından. Okuduğunu anlayan, anladığını değerlendirebilen nitelikli okur ister her yazar. Diğer taraftan da okuyucu kendininkine benzeş duyguları, gerçekliği istiyor okuduklarında. Bu işte edebiyatın büyüsü. Kurguladığın bir hikâyenin okuyucu için paralel bir evren yaratması ve onu ona inandırması. Bu dengeyi kurabilmek edebiyat üreticisi açısından kolay değil.

Ruhdanlık Öykü Kitabı – Beril Erem

Didem Elif – Tam burada Yarım Gölgeler öykünden biraz bahsetmek istiyorum. Yine Sen ve Ben Dergisi‘nde yayınlandığında okumuş olmama ve sonunu iyi bilmeme rağmen kitabında bu öyküyü okurken son satıra geldiğimde yine gözlerim doldu. Eleni Kazancakis adında bir kadının nasıl Işık Özen olarak bir Yeşilçam oyuncusu olduğunu ve hazin yaşlılığını işlemişsin. Önce şunu sorayım isimler ve bu hayat hikayesi gerçek mi? Çünkü Zorba filmi gerçekten var ama isimlerle ilgili hiçbir bilgi bulamadım. Bu hüzünlü hikaye tamamen senin kurgun mu yoksa gerçek bir hikayeyi mi anlattın merak ettim doğrusu. 

Beril Erem – Eleni Kazancakis tamamen kurgu bir karakter. Ve tabi hikâye de öyle. Ancak şimdi öyküde geçen olayların gerçek olmadığını, yaşanmadığını kim iddia edebilir? İstanbul’da bir Rum kızı pekâlâ o dönemlerde öyküde geçen olayları yaşamış olabilir. Bir baba, kızının sinema ve Yeşilçam aşkıyla yanıp tutuştuğuna şahit olmuş, bir prodüktör filmlerindeki esas kıza vurulmuş olabilir. Bir adam, yolda yürürken bir fotoğrafçının vitrininde gördüğü portredeki yüze aşık olmuş ya da eski bir Yeşilçam aktristi yıllar sonra çağrıldığı sette yeni oyuncuların ezber yapmadığını görünce öfkelenmiş olabilir.  

Öyküler Yazarların Devasa Oyun Alanı

Didem Elif – Pek tabi. Bunu şunun için de sordum. Yazmak bir anlamda bir kostüm giymek. Karakterin kimse ona bürünüyorsun çünkü. Bir nevi medyumluk gibi aslında. Onun ne hissettiğini, ne yaşadığını anlamaya çalışıyorsun. Ne giyerdi, nasıl otururdu, şimdi burada ne söylerdi? Bu bir yolculuğa çıkmak gibi. Bir yazar olarak varmak istediğin yeri bilsen bile yolda nelerle karşılaşacağını çoğu zaman bilemiyorsun. Özellikle bu öykü üzerinden bu konuda ne söylemek istersin?

Beril Erem – Tam da bahsettiğin nedenlerden dolayı Yarım Gölgeler benim keyif alarak yazdığım öykülerden biri. Öyle ki; Eleni Kazancakis’in Işık Özen’e dönüştüğü diyalogları yazarken hakikaten o dediğin zaman yolculuğuna çıktım. Saçına taktığı saten kurdele, prodüktörün ofisine giderken eline aldığı o topuz klipsli portföy çanta…Yazarken bir tarafta babaannem bir de oyunculuğuna hayran olduğum Neriman Köksal vardı. O nedenle öykümdeki kıyafetleri babaannemden, oyunculuk adabını da Neriman Köksal’dan devşirdim hikâyeye. Bu açıdan, Yarım Gölgeler benim için muazzam bir oyun alanıydı. Zaten öyle değil midir? Öyküler, yazarların hayallerini sürdükleri devasa bir oyun alanıdır çoğu zaman. Ancak burada Yeşilçam filmlerinin benim üzerimde bıraktığı etkileri ve görsel hafızayı da azımsayamam. O filmlerdeki ışık, duruş, replikler… Hikâyeyi yazarken sanki hafızam bana Işık Özen’in diyaloglarını fısıldıyordu. Yani dediğin gibi yola çıkarken ne yazacağımı biliyordum ama yolculuk esnasında yazacaklarının ortaya çıkması bir playlist seçip, içinden istediğin moda özel şarkıları belirleyip çalmak gibi, hafızandan o hikayeye uygun görsel, sözel ve hatta kokusal hatıraları çağırmaya benziyor.

Didem Elif – Kesinlikle öyle. Okuyucu olarak öyküleri okurken kıvrak zekanla sıkça karşılaşıyoruz. Bu benim çok hoşuma gidiyor. Bir Tetikçi İle Mülakat öykündeki gibi. Her ne kadar Lades ve Sızı‘yı çok sevdiğimi söylesem de, tarz olarak benim de yazmak isteyeceğim öykülerden biri aslında bu. Ayrıca eğlenceli ve ilgi çekici bir konuyu çok güzel bir sonla bağlamışsın. Senin öykülerinde farklı yerler ve o yerlere ait hikayeler kullanman da dikkatimi çekiyor. Şu anki yaşantının oldukça modern olduğunu bildiğim için, o anlamda çoğu zaman şaşırtıcı bir kurguyla karşılaşıyorum. Yazarlarla ilgili en çok merak edilen şeylerden biri gittiği yerleri mi, tanıdığı insanları mı anlattığı oluyor. Bu yazdıklarını yaşamış mı acaba diye düşünülüyor hemen. Sana elli bin kere sorulacak bu sorunun cevabını bildiğimi düşünsem de, kurgu yazma duygusunu bilmeyen insanların merakını dindirmek adına ben de sorayım bari. 😉

Beril Erem – Evet sen bunun cevabını biliyorsun. 😊 Ama aramızda kalmasın; bunu gittiğin yer mi, tanıdığın insan mı; diye sorduğunu varsayıyorum o zaman, hangisi bende bir hikâye yaratacak etkiyi bıraktıysa diye cevaplayayım. Örneğin Belgrad’da yazdığım Terazije Üzerinde Bir Kafe öyküsü ile ilgili okuyuculardan gelen yorumlara dayanarak söyleyebilirim ki, o öyküde şehir daha çok ön plana çıkıyor. Üstelik hikâye alelade bir mekânda geçmesine rağmen. Atmosfer, binalar, insanlar hep Belgrad kokuyor o öyküde çünkü. Öte yandan; Senova’ya Veda öyküsü Bulgaristan’da geçer ancak hikayenin kahramanı annem olduğu için öyküdeki karakterler, onların diyalogları, duyguları daha ön planda.

Bunun dışında evet gitmediğim yerlerle ilgili, yaşamadığım ve belki de hiç yaşamayacağım hayatlarla ilgili, tanımadığım ve belki de hiç tanımayacağım insanlarla ilgili de yazıyorum. Çünkü kalemi bir aynaya tutarsanız, onun yansıttığı şey okumak olur. Bolca okumak, not almak bir yazar için olmazsa olmaz’lardan biri. Her söyleşimde dediğim bir şey var; okumak zihinsel yazının bir biçimidir. Dolayısıyla okuduğunuz şehirler, hayatlar, insanlar ne kadar size uzak olsa da onları okurken bir görsel hafıza oluşturuyorsunuz ister istemez. Ya da belki bir koku, bir renk… işte yazdıklarınız aslında okuduklarınızdan sentezlediğiniz hafızadır.  

Beril Erem’in Ruhdanlık kitabıyla ilgili bir söyleşisinden.

Roman Öykünün Bir Üst Seviyesiymiş Gibi Algılanıyor

Didem Elif – Şu anda bir roman yazdığını biliyorum. Nasıl gidiyor merak ediyorum. Öyküden farklı bir disiplin istiyor çünkü. O disiplini oturtabildiğini sanıyorum. Bir taraftan Sen ve Ben‘de öykü yazmaya da devam ediyorsun. İçinde olduğun durumu kısa mesafe koşucusunun, uzun bir maratona girmesine benzetsem umarım haddimi aşmam. Aslında kısa bir öyküde okuyucuyu kavramak ve üzerinde bir etki bırakmak çoğu zaman romandan daha zordur. Öykü ve roman yazma sürecinle ilgili deneyimlerini bizimle paylaşır mısın?

Beril Erem – Genelde insanlara öykü yazmak daha kolaymış gibi gözüküyor. Hatta öykü yazarıysan sana hemen roman ne zaman yazacaksın diye soruyorlar. Sanki roman, öykünün bir üst seviyesiymiş gibi algılanıyor. Tabi bu ülkemizde edebiyat okuyucusunun daha çok roman okumayı sevmesinden de kaynaklanıyor. Oysa öykü yazmak daha rafine bir anlatım gerektiriyor. Bu anlamda da daha zor. Çünkü romana göre daha kısa bir metinde çok daha fazla yoğunlaşarak tüm unsurları doğru ve yeterli miktarlarda okuyucuya aktarma zorunluluğunuz var. Romanda ise öyle değil, orada daha geniş bir hareket alanınız var. Bu söylediğim işin genele tabir edilen kısmı. Benim pratiğimde ise roman yazmak daha meşakkatli bir iş. Çünkü bir kere uzun bir zamana yayılan uzun bir metinden bahsediyoruz. Vaktiniz varsa ne ala! Ancak benim gibi dar alanda kısa paslaşmalar yapmaya alışık birisi için zor. Yani senin benzetmen aslında doğru. Kısa mesafe koşucusunun bir maraton koşması imkansız değil ancak gerçekleşmesi zaman alır.

Mesela ben son sürat romanıma odaklanmışken bu pandemi sürecinde biraz yavaşladım maalesef. Çünkü tek bir şeye odaklanabilen bir insan değilim. Çoğu kadın gibi aynı anda birçok meseleyi halledebileceğime inanırım. Ancak bu dönemde bana yazmak için gerekli olan sessiz ortam imkanının azalması (tüm aile evdeyiz çünkü😊), bir anne ve eş olarak yapmam gerekenler, periyodik olarak Sen ve Ben’e yazdığım öyküler, dergideki editörlük görevim ve özellikle bu dönemde kadın mücadelesine yönelik artan ihtiyaçla beraber romanımı yazmaya pek vakit bulamıyorum. Fakat bundan şikayetçi değilim. Bu süreçte yaşadığım her günün, kattığım her değerin, öğrendiğim her yeni bilginin, tanıdığım her insanın bana bir hikâye olarak döneceğini biliyorum. Bu benim pandemi kumbaram. Öyle bakıyorum olaya. Romanımı yazarım yine ama bu süreçte edindiğim tecrübeyi, tanıdığım yeni insanları (üstelik sadece Zoom üzerinden) tekrar bu konjonktürde ve bu hızda edinebilir miydim, tanıyabilir miydim bilmiyorum.

Kelimeler Üzerinde Oynamayı Seviyorum

Didem Elif – Ben de hep böyle düşünürüm. Her yazarın yazma dürtüsü ve süreci farklıdır. Benim içime yazma duygusu gelmişse gözüm hiçbir şey görmez mesela. Hele kulağım hiç bir ses duymaz. Otobüste miyim vapurda mıyım, nerede olduğum fark etmez, senin için nasıldır? Yazma sürecindeyken olmazsa olmazların var mıdır?

Beril Erem – Mutlaka sessiz ortam. O nedenle en çok geceleri yazıyorum. Duyacağım tek ses kafamın içindeki olmalı ve asla başka bir sesle, görüntüyle bölünmemeli. Bir de ellerim çok üşür, o nedenle de parmak kısımları kesilmiş eldiven takarım yazarken.

Didem Elif – 🙂 Son olarak gelelim kitaba ismini veren Ruhdanlık’a. Aslında Ruhdanlık öykünü yazmadan önce kitabını bastırmak adına girişimlere başlamıştın. İlk başta düşündüğün isim başkaydı. Bu anlamda iyi ki basılması gecikmiş diye düşünüyorum. Çünkü o bekleme sürecindeyken Ruhdanlık öyküsü ortaya çıktı ve kitabın ismini belirledi. Böylece daha seni anlatan bir adı oldu bence kitabının. Senin yazarlığında karakterize olmuş bir özelliğin var ki, o da kelime türetmen. Hem çok bilinmeyen kelimeler kullanabiliyorsun hem de var olmayan yeni kelimeler oluşturuyorsun. Ruhdanlık da onlardan biri. Bu konuda sen ne düşünüyorsun?

Beril Erem – Evet kelimeler üzerinde oynamayı seviyorum ben. Bu sanırım biraz da sözlüklerle sık mesai yapmamdan kaynaklanıyor. Ama sorduğun sorunun cevabını vermeden önce şunu söyleyeyim bu konuyla ilgili çünkü çok önemli; Türk dilinde günlük yaşamda kullanabileceğiniz 100 bin kelime var. Ancak yeni jenerasyonda bu oran günlük 300-400 kelime civarında. Bu çok az! Burada okuma alışkanlıklarının değişmesinin bir payı olabilir. Çünkü son zamanlarda dilin gerekliliklerini gözetmeyen, anlam ve kurgu bakımından zayıf, sadece kişilerin popülaritesi üzerinden prim yapan niteliksiz bir sürü kitap çıktı piyasaya. Buna belki bir bakmak lazım akademik olarak edebiyat algısı ne yönde değişti diye. Ancak ben kendi açımdan değerlendirecek olursam; yazıyı ve kurguyu hayatına istikrarlı bir şekilde dahil etmiş her insanın anadiline sahip çıkması ve bu bakımdan da onu doğru kullanmak için yeterli donanımı edinmesi gerektiğini söylerim. Ruhdanlık’a gelirsek de hiçbir zaman literatüre girmeyecek ama fonetik anlamda kulağa hoş gelen ve öyküyü okuduğunuzda da derin anlamlar bulabileceğiniz bir kelime. Ancak kavramsal hiçbir değeri yok. Bu hem iyi, hem kötü… İyi, çünkü ne kadar korumacı davransak da dilin anarşist kimliği mutlaka karşımıza çıkıyor ve gündelik dile yansıyor. Kötü, çünkü ancak o korumacı tarafı sayesinde dil topyekûn değişmiyor ki; bu da apayrı bir gündem konusu.

Beril Erem Didem Elif için Ruhdanlık kitabını imzalarken.

Didem Elif – Teşekkür ederim Berilcim. Yeni kitaplarını merakla bekliyorum.

6 Yorum Yapılmış “Beril Erem – Yazmak Kendimi Gerçekleştirmenin Yollarından Biriydi

  1. Kıymetli söyleşi için çok teşekkürler, çok keyifle okudum (:

    Sevgili editörüm Beril Erem’le bir gün yüz yüze de tanışmak, gerçekleşmesini zevkle beklediğim ve bekleyeceğim arzularımdan. Zira böyle donanımlı insanlarla tanışmaya bayılırım (:

    Sevgiler.

    1. Sude’cim çok garip, şimdi sen böyle yazınca yüz yüze gelmediğimiz sanki yeni bir bilgiymiş gibi şaşırttı beni. Oysa ben seni çok uzun zamandır tanıyormuşum gibi hissediyorum:)

      Çok başarılı, azimli ve yaşadıklarını, gözlemlerini harika ifade eden genç bir kalemle birlikte çalışmaktan inanılmaz keyif aldığımı söylemeliyim. Ve inan ben de seninle bir gün yüz yüze gelmeyi sabırsızlıkla bekliyorum:)

  2. Kızlar harika bir sohbet olmuş, keyifle okudum. Elifcim güzel sözlerin için de çok teşekkür ederim. Senin de yerin ve emeklerin ayrı SenVeBen’de. Yolun açık, başarıların daim olsun. İkinizi de öperim 😘

    1. Ben de çok teşekkür ediyorum Didemcim. Hatta kalp kalp kalp 🙂 Her şeyden önce Likya Sohbetleri’nin doğduğu yerdir sonuçta Sen ve Ben. Her birimizin tüm emekleri güzel yerlere gelsin inşallah. Çok öpüyorum ben de… Sevgiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir